Uyarı
  • JUser: :_load: Unable to load user with ID: 982

ÂLEMLERE RAHMET OLMAK, AHLAKIYLA ÂLEMLERE ÖRNEK OLMAKTIR

O, âlemlerin derdini, çilesini, kahrını, yükünü çekmişti de Âlemlere rahmet olmuştu.

 

O, yaşayan, nefes alan, konuşan ve yürüyen, Kur’an’dı; Hz. Aişe “Onun ahlakı nasıldı” sorusuna: “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur’an’dı.” demişti.

O’nun için Kur’an: “üsvetün hasenetün” ifadesini kullanmıştı. Yani bizler için izini takip edip, ardından yürüyebileceğimiz en iyi rol model ve en güzel örnekti. O, muhteşem ahlakıyla örnek alındığında, örnek alanlar için rahmete dönüşecekti. Bize düşen O’nu taklit etmek değil, o’nu örnek almak, izini takip etmek, o bir şeyi ne maksatla yaptı ise bizim de o maksatla yapmamızdı.

İŞTE O’NUN MUHTEŞEM AHLAKINDAN KESİTLER:

O, su içtiği kabın içine solumamayı prensip haline getirecek  kadar nazik idi.

O, yere tükürmeyi yasaklayacak kadar titiz idi.

O, soğan sarımsak kokusuyla insan içine çıkmamayı emredecek kadar duyarlı idi.

O, günde en az beş defa,  diş temizliği ve ağız bakımına olağanüstü önem verecek kadar nezih idi.

O, kendisinden su isteyen iki torunundan, sırayı gözeterek suyu önce isteyene verecek kadar adalete düşkün idi.

O, “küçüklerine merhamet büyüklerine saygı göstermeyen bizden değildir!” diyecek kadar sevgi ve merhamet timsali idi.

O, kendisine on yıl boyunca hizmet etmiş hizmetçisine bir kere bile “öf” demeyecek kadar yönetici ahlakına sahip idi.

O, eşlerine el kaldırmayacak kadar, onları deveye bindirirken dizini merdiven yapacak kadar nazik, kibar bir beyefendi idi.

O, karşısında korkusundan titreyen adama: “ne titriyorsun be adam! ben de senin gibi kurutulmuş et yiyen bir annenin oğluyum!” diyebilecek kadar mütevâzi ve yönetici ahlakına sahip idi.

O, çölün sert, kaba ve cahil insanlarına karşı ömrü boyunca bir kere bile kaba söz kullanmayacak, küçümsemeyecek, hakaret etmeyecek ve dahası onları gücendirmeyecek kadar kibar ve nazik idi.

O, övgü yarışına girenleri “Ben O’nun kuluyum” diyerek, onları dediklerine pişman edecek kadar, kulluk haddini bilen biri idi.

O, yüzüne karşı kendini övene “ağzından çıkanı kulağın duysun be adam! Ben de senin gibi bir insanım” diyecek kadar alçak gönüllü idi.

O, dışardan gelip kendini hiç görmeyen birine “hanginiz Muhammed?” dedirtecek kadar kalabalığın içinde kaybolmuş bir yönetici idi.

O, Medine’nin öğle sıcağında arkadaşları ile yürürken, liderimiz sıcaktan etkilenmesin diyerek hurma dallarından şemsiye yapıp, amacı  sadece onu güneşten korumak olan adamın elinden onu alıp, sonra kırıp sonrada ona kızmış bir vaziyette dönüp.”ben de sizin gibi bir insanım” diyecek kadar ayrıcalık kabul etmeyen, özel muameleden nefret eden bir lider ahlakına sahip idi.

O, Hicret sabahı Hazreti Ebu Bekir’in hicret için beslediği iki devenin başında buluştuklarında: “Ya Ebâ Bekir! Bu deveye ben ancak Medine’ye varınca ücretini ödemek şartıyla binerim!” diyecek kadar lider ahlakına sahip idi.

O, “Ey peygamber’in halası Safiyye! Ey peygamber’in kızı Fatıma! Peygamber’in halası ve kızıyım diye bana güvenmeyin! Kendinizi amellerinizle Allah’ın elinden satın alın! Yarın kıyamet gününde sizin için ben hiçbir şey yapamam!” diyecek kadar torpile karşı, ameli ve emeği öne çıkaran açık sözlü biri idi.

O, kendi söküğünü kendisi dikecek kadar sade, doğal ve mütevâzi bir yaşama sahip idi.

O, yolda açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deve gördüğünde sahibine: “konuşamayan bu hayvanlara muamele ederken Allah’tan kork” uyarısını yapacak kadar hayvan hakları savunucusu idi.

O,“rızkını artırıp, ömrünü uzatmak isteyenlere akrabalarına iyi davranmasını” tavsiye edecek kadar akraba düşkünü idi. 

O, kendisine türlü eziyetleri reva görenlere karşı “Ey Allah’ım! Halkımı affet! çünkü onlar bilmiyorlar!” diyecek kadar insan kazanımına düşkün idi.

O, ömrü boyunca kendisinde olan bir şeyi istemeye gelen kimseyi, bir kez bile eli boş geri çevirmeyecek  kadar cömert idi.

O, nasırlı ellerini göstererek devleti yöneten babasından, Hayber esirlerinden birini evde yardımcı olması için isteyen “babasının anası” dediği biricik kızı Fatımasına “Ben hala Ashab-ı Suffa için bir şey yapamıyorum” diyecek kadar bilgiye, eğitime ve insan yatırımına düşkün idi.

O, kendisi için ölüm kararı alan ve fırsatını bulunca bir kaşık suda boğacak kadar gözlerine kin bürümüş Mekke kodamanlarına karşı, tek başına ayağa kalkıp hakikati, doğruyu, güzeli haykıracak kadar cesur idi.

O, ciddi ve zor bir işle görevli olmasına rağmen, hoş ve mütebessim bir çehre ile dolaşacak ve eşleriyle, kadın-erkek,  büyük-küçük, genç-ihtiyar, çoluk-çocuk demeden herkesi tebessüm ettirecek kadar mütebessim ve şakacı idi.

O, kime, neye ve ne için söz vermişse “bir yerde buluşmak için sözleştiği bir adamı üç gün aynı yerde” bekleyecek kadar söz verme ahlâkına sahip idi.

O, kadın-erkek, büyük-küçük, genç-ihtiyar, çoluk-çocuk demeden her “dinlenecek sözüm var!” diyenin sözünü kesmeden, ondan yüz çevirmeden ve sözünü sonuna kadar dinleyecek kadar söze düşkün ve dinleme ahlakına sahip idi.

O, kendisiyle konuşan hiçbir kişiye, onu dinlediği esnada yüzünü ondan çevirmeyecek kadar samimi idi.

O, kendisinden bir şey isteyeni geri çevirdiği hiç görülmeyecek kadar, istenilen şey elinde yoksa başkasına borçlanarak isteğini yerine getirecek kadar cömert idi.

O, hutbe okuduğu esnada tökezleyerek içeri giren torununu, hutbeyi kesip onu minberde kucağına alıp bu halde hutbe okuyacak kadar şefkatli bir dede idi.

O, torununu sırtına bindirip karizmayı yere serecek kadar mütevâzi bir dede idi.

O, hicret esnasında elinden geleni yapıp, bütün tedbirleri aldıktan sonra, Sevr’in tepesinde müşriklere yakalandıklarını sanıp “Ya Rasulallah! eğiliverseler bizi görecekler!” diyerek telâşını ve korkusunu saklayamayan Ebû Bekir’e “Korkma Yâ Ebâ Bekir! Allah bizimle beraberdir. Üçüncüleri Allah olan iki kişiye, kim ne yapabilir ki?” diyecek kadar tevekkülün “kulun o konuda elinden geleni yapıp, elinden gelmeyeni de Allah’a bırakmak olduğunu” çok iyi anlayan, bir mütevekkil idi.

O, her fırsatta kendisini öldürmek için savaş açan, düşmanı Mekke’nin açlarına Hayber’in ganimet altınlarını yollayacak kadar düşman ahlakına sahip idi.

O, Kur’an’a davet yolunda yola döşenen dikenlere, sırtına konan işkembelere, kellesine konulan ödüllere, hayatına yönelik tehditlere aldırmayacak kadar kendini davasına adanmış biri idi.

O, gece yarıları kalkıp, namaz içinde ayakta bazen üç, bazen beş, bazen de sekiz saat Kur’an üzerinde tefekkür edecek kadar geceyi yönetme ahlakına sahip idi.Kur’an aşığı idi.

O, kocasının başını yıkayan kızı Rukiyye’ye “Osmana iyi bak! Çünkü o ümmetimden bana en çok benzeyendir” diyecek kadar damadına düşkün bir kayınpeder idi.

Âişe anamızın kocasına karşı sesini yükselttiğine şahit olan Efendimiz’in kayın pederi Ebu Bekir’in, kızına “sen Alah Rasûlüne karşı nasıl olur da sesini yükseltirsin?” azarına şahit olmuştu. Haklı olduğu halde eşinin üzülmesine dayanamamıştı da kayın pederine karşı eşini savunmuştu. Daha sonra da Âişe’ye dönüp “seni babanın elinden nasıl kurtardım?” diye de latife yapmıştı. İşte O, kendisi haklı olduğu halde eşini kayın pederine karşı savunacak ve haklı gösterecek kadar kibar ve nazik idi.

O, Mekke’nin fethi gününde Kâbe’nin önünde kendisine yeryüzünü dar getiren, alı al moru mor olan, yüzleri öne eğik ve acaba bize ne yapacak?” diye korkuyla tir tir titreyip bekler haldeki Mekke kodamanlarına: “Bugün size Yusuf’un kardeşlerine dediğini diyorum. Diyerek onlara: Bugün size kınama yoktur (Yusuf 12:92) Hadi gidin bırakılmışlardansınız” diyecek kadar zafer ahlakına, güç ahlakına sahip idi.

VELHASIL O, ADAM GİBİ ADAM ÂLEMLERE RAHMET HAZRETİ MUHAMMED İDİ!

ÖLÜMÜ ANLAMAK-BÖLÜM 3

Ölümü anlamak diye başlamış ve devam etmiştik önceki iki yazımıza… 

Ölümü anlamanın ve anlamlandırmanın en doğru ve sağlıklı yolu, onu sahibinden öğrenmektir. Hayat gibi ölümün sahibi de Allah’tır:

“O, ölümü ve hayatı hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır. O mutlak üstün ve yüce olandır, eşsiz ve benzersiz bağışlayandır.” (Mülk:67/2)

Hayat gibi ölüm de Allah’ın otoritesi içindedir. Ölmüş olan otoritesi dışında kalamaz. Varlık sahnesine çıkmayan da O’nun mülkü dışında kalamaz. Yokluğun sahibi de Allah’tır. Yokluğu yaratan yine O’dur.

Ayete dikkatlice bakılırsa “ölüm” kelimesinin “hayat” kelimesinden önce zikredildiği görülecektir. Bu bize hayatın ölümle ayakta kalabileceğini ima eder. Modern batı aklı ölümü hep “yokluk, yok oluş” olarak algılamıştır. Modern akıl bu sonuca, insanın ruh tarafını (görünmeyen tarafını) inkar ederek sadece “bedenine” yani görünen tarafına bakarak varmıştır.

 Peki hakikaten ölüm yoklukmudur?

Hayat kitabımız Kur’an’da ölümle ilgili öne çıkan iki kavram görürüz. “Mevt” ve “teveffi” kavramları. Ayetler dikkatlice incelendiğinde, Rabbimizin “mevt” kelimesini cesedin ölümü için, “teveffi” kelimesini de “ruh” un bedeni terk ederek sahibine (Allah’a) vefa gösterip geri dönmesi hadisesi için kullandığı görülecektir. Yani beden “mevt” olup toprağa dönüşür. Yani aslına rücu eder. “Ruh” ise teveffî eder. Eğer “ruh” teveffi etmeseydi Batı aklı bu konuda haklı çıkar ve işte ölüm o zaman “yokluk” olurdu. İnsanoğlu ikinci bir hayata, bedenin “mevt” olmasıyla değil, Ruhunun “teveffi” etmesiyle, vefa gösterip sahibine geri dönmesiyle sahip olabilir. Yani “teveffi” insanın ikinci bir hayat garantisinin ilk adımı, kapı eşiğidir.

Ayetin bize söylemek istediği bir başka şey de şudur:

Ayette ölüm, hayattan önce gelmiş. Yani “ey insan! Hayatı anlamak, anlamlandırmak istiyor ve Allah’ın “bak!” dediği yerden bakarak hayatı doğru ve güzel yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalı ve anlamlandırmalısınız!”

Hayatı doğru ve güzel yaşamanın yolu ölümü anlamaktan geçiyor.

Eğer insan ölümü bir bitiş ve yok oluş olarak anlarsa, hayatı da "nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır" anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşar. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsa, o zaman hayatı; "en ince ayrıntısına kadar hesabının verileceği bir olay"  olarak kabul eder ve o şekilde yaşar. Her davranış öncesi, ikinci hayatta vereceği ince hesabı yapar ve bu bilinçle yaşayıp hayatı ve davranışları ölçülü olur. Yani yüreğinde bir sınır oluşur. Artık her anında yüreğinin sınırlarında nöbet tutan bir askere dönüşür. Yerini terk etmez, uykuya yatmaz, işi savsaklamaz… Yok, böyle olmazsa insanı ne ve kim tutar Allah aşkına? Yüreğinde sınırı olmayan bir insanın her şeyi ölçüsüzleşir. Duyguları, davranışları, hükümleri, düşünceleri, kararları vs. Bu yüzdendir ki insan işte o zaman vurur, kırar, yakar, yıkar, döker, saçar, öldürür, parçalar… Hesabı verilecek bir hayatı yaşayan insanların yüreklerinde sınırlar vardır. İşte bu sınırlar ona “İnsan olma” vasfı kazandırır. İnsanın “insan olma” vasfının yolu “ölümü anlamak ve anlamlandırmak” tan geçer açıkçası.

İnsanın hayatı ve ölümü –haşa- saçma bir tesadüf değil, Allah’ın imtihanının iki tezahürüdür. Ahirete inanmayanlar hiçlik (nihilizm) boşluğuna yuvarlanırlar. Bu ise insanı bitirir. “Bunu niçin yaptın?” sorusuna “hiç canım öyle istedi” diyenler bu tiplerdir. Onların dünyasında ölümün ve hayatın bir anlamı yoktur. İşte onların ölüm ve hayata bakışını Rabbimiz yine onların kendi ağızlarından verir:

“Bir de kalkıp dediler ki: "Hayat sadece dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz, zira (bir kez) hayata gelmiş bulunuruz; ve bizi sadece zaman yok eder. Ama onlar bu hususta hiçbir bilgiye sahip değiller, onlar sadece (önyargıya dayalı bir) zanna sahiptirler.”(Casiye:45/24)

Batı aklı ölümü tarif bile edemedi. Ölüm karşısında nutku tutuldu. Çaresini bulamadığı ve yok oluş olarak algıladığı ölümü konuşmak istemedi, onu hatırlatan şeyleri dahi hep gözünden ırak tutmak istedi. Mesela Yeryüzünün en düzgün ve bakımlı mezarlıkları Fransızlarındır. Yemyeşil ve bol çiçeklidir. Duvarları olabildiğince yüksek yapılmış ve genellikle de şehir dışına taşınmıştır. Bu ölümü “unutma, akla getirmeme” çabasından başka bir şey değildir.

Yine batıda yüzü mezarlığa bakan evlerin kiraları diğerlerine göre çok düşüktür. Çünkü batı çare bulamadığı ve baş edemediği ölümü unutma yolunu tercih etmiştir.

Bizim medeniyetimiz Batının aksine ölüm ve ötesine kendisini o kadar yakın gördü ki, ölülerle hep iç içe yaşadı. Çünkü biz ölülerimizle savaş halinde değil, hep barış halinde yüz yüze, kapı komşusu gibi yaşadık. Bu sayede kendi ölümümüzle yüzleştik. Bu gün biz Batı aklına yaklaştıkça mezarlıklarımızı şehrin merkezinden uzaklaştırdık.

Önceleri mezarlık için, şehirlerin uzak ve ulaşılamaz köşeleri değil, merkezleri, herkesin rahatlıkla hemen ulaşabileceği yerler ve alanlar seçilirdi. İnsanların ölümle savaş halinde olduğu değil barış halinde olduğu İslam medeniyetinde, insanlar ölüleriyle yüz yüze, kapı komşusu gibi yaşarlardı. Aslında bu, kendi ölümleriyle yüzleşmek içindi. Hatta Karadeniz’de mezar yeri için hep evin bahçesi tercih edilirdi.Uyanıp ta perdesini açanın gördüğü şeylerden ilki mezara taşıydı. Mezar taşı bizim medeniyetimizde “bir nasihatçı” olarak görülür, insana sorumluluk ve muhasebe hissi kazandırırdı.

Ölüm ve hayatın hakikatini kavramayan birinin üç seçeneği vardır:

1. Ya bir zamanlar dünya tarihinin cins kafaları gibi çıldırmak ya da intihar etmek.

2. Ya kendini kaybetmek için, kendini oyuna, eğlenceye, alkole, uyuşturucuya, makama, şana, şöhrete, servete, şehvete, şiddete satmak.

3. Ya da ölümün ve hayatın hakikatini, anlamını anlayıp, kavrayıp imtihanını alın aklığıyla vermek için sorumluluk bilinciyle hareket etmek.

Hayat kadar ölüm de insana verilmiş bir nimettir:

İnsan ölmeseydi eğer, ölmek için Allah’a her gün “ Allah’ım! Nolur beni öldür!” diye yalvarırdı. İnsan o zaman ölümü mumla arardı. Düşünün ömrünü ezilerek tüketen biri için ölüm olmasaydı. Gecelerin bağrında yıllarca yakalandığı hastalığın acısıyla inim inim inleyenler bundan nasıl kurtulurdu? Yetmiş seksen yaşlarında çekilmez oluyor hayat. El tutmuyor, göz görmüyor, kulak duymuyor, akıl tutmuyor… Ya bin yaşındaki halini düşünün insanın. Bir de bu manzarayı en çok sevdiğimiz kişiler üzerinde görseydik…

Bazen yeryüzünün tüm avukatlarının bir araya gelip te sizi savunamayacağı bir iftiraya uğrarsınız da “iyiki varsın ölüm!” dersiniz.

Bazen hakkınızı alacak güçten yoksun kalırsınız. Elinizden geleni yapmış yine de engel olamamışsınızdır. Tutunduğunuz dallar elinizde kalmış, başvurduğunuz kapılar yüzünüze kapanmıştır. İşte o zaman “iyiki varsın ölüm!” dersiniz.

Bazen gündüzleriniz kararıp ta geceye dönüverir. Etrafınızdaki herkes dağılır, en yakınlarınız dahi sizi terk eder. Bir ömür kendinizi yalnızlık adasının bağrına atarsınız ve “iyi ki varsın ölüm!” dersiniz.

Bazen elinden geleni yapar, tüm kapıları yoklar, tüm imkanları tüketir, her tür gayret ve çabayı gösterirsiniz de yoklu ve yoksullukla geçen bir ömre engel olamazsınız. İşte o zaman da ölüm bir imdat gibi yetişir size de “iyiki varsın ölüm!” dersiniz.

Bazen “yokluğuna dayanamam” dediğiniz birini, bir gün aniden kaybedersiniz. Kalan ömrünüzü onsuz geçirmek zorunda kalırsınız. Bir bakarsınız ki kavuşmak için ölüme muhtaç olduğunuzu anlar “iyi ki varsın ölüm!” dersiniz.

Yanından geçen bir cenazeye bakan Allah Rasulü’nün dilinden şu cümle döküldü:

“Bu, ya kendi kurtulmuştur veya kendisinden kurtulunmuştur.” Bunu tam olarak anlayamadıklarını söyleyen sahabeye dönerek açıkladığı şey ölümün bir nimet oluşu değil de nedir?:

“Mü’min ölünce dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur; fâsık ölünce de onun şerrinden insanlar, beldeler, ağaç ve canlılar kurtulur.” (Nesâî, Cenâiz 48)

Ömrünü insanlara vakfederek Alemlere rahmet olan sevgili Efendimiz (sav), öyle bir hayat yaşadı, öyle bir emek verdi ve yoruldu ki; doyasıya yiyemedi, doyasıya gezemedi, doyasıya uyuyamadı, doyasıya oturamadı, doyasıya gülemedi, doyasıya sevemedi… Ömrünün son anlarında hasta yatağında yatan babasının bu haline dayanamayıp ağlayan sevdiceği Fatımasını şöyle teselli ediyordu:

” Ey kızım Fatıma! Üzülme!  Artık baban bu günden sonra bir daha sıkıntı çekmeyecek…”

ÖLÜMÜ ANLAMAK-BÖLÜM 2

“Ölümü anlamak” başlığıyla açmıştık geçen haftaki yazımızı.

Eğer gerçekten anlamış olsaydık ölümü, hakkında suizan etmezdik, ona soğuk bakmaz, adı yanımızda anılınca ürpermezdik, korkmazdık.

Anlasaydık ölümü, gündelik hayatımızın en birincil gündemi o olurdu. Çocuklarımıza rahatlıkla anlatabilir, “ölüm” diyen birini hemen susturmaya çalışmazdık.  

Anlasaydık ölümü, kaybettiklerimizin ardından “bir daha hiç görmeyeceğim” acısıyla ortalığı yıkmazdık. Ebu Hureyre (ra) gibi “ Var git Rabbine, bizde ardından geliyoruz” derdik.

Anlamış olsaydık eğer ölümü, tek dünyalı gibi yaşayıp ölümden kaçmaz, iki dünyalı gibi yaşayıp ölüme kavuşacağımızı bilirdik.  Bir gerdanlık gibi onu, her an koynumuzda gezdirirdik. 

Sahiden anlamış olsaydık, geçiciye kalıcı, sınırlıya sınırsız muamelesi yapmaz, ölümle götürebildiklerimize ancak “bizim” diyebilirdik.

Yeryüzünde düşünebilen, düşünme ayrıcalığına sahip olan, “nerden geldim?” “nereye gidiyorum? “ne olacağım?” gibi sorulara cevaplar arayan tek varlığız. Varlık sahnesine çıkmak, bizatihi anlama dahil olmaktır. Biz fark edemedik diye hayat anlamını kaybetmez. Varlığın ve hayatın anlamı olduğu gibi yerinde durmaktadır. Biz fark edemediysek sadece anlamdan mahrum kalmış oluruz. Yoksa anlam kaybolmuş olmaz. Çünkü rabbimiz hiçbir şeyi anlamsız ve amaçsız yaratmamıştır:

“(Ey insanlar!) Biz göğü, yeri ve bunların arasındakileri bir oyun olsun diye yaratmadık”

“Eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik; ne ki bunu asla yapacak değiliz.” ( Enbiya:21/16-17)

“Şimdi Bizim sizi boş yere ve amaçsız yarattığımız; dahası (hesap vermek için) Bize döndürülmeyeceğinizi sanıyorsunuz, öyle mi?” (Mü’minün:23/115)

Rabbimizin her şeyi koyduğu bir yer, bir anlamı ve amacı vardır. Yeri göğün, havanın suyun, ağacın kuşun, rüzgarın bulutun, toprağın tohumun, ölüm ve hayatın…

Kainata, tabiata, hayata ve var olan her şeye, Allah’ın koyduğu yere, yine Allah’ın gösterdiği yerden bakan bir insan, ölümle hayatın, oluşla bozuluşun, yapılışla yıkılışın, doğuşla ölüşün her an ve iç içe yaşandığını fark ederdi. Varlıkta ayakta durabilen, yaşamını sürdürebilen her ne varsa, bunu ölüme borçlu olduğunun bilincine varırdı. Her şeyin ve her an ölümü tekrar tekrar tattığına şahit olurdu.

Varlık “oluş ve yeniden oluş için bozuluş” alemidir. İnsan bedeninde ve kainatta, her an oluş ve oluş için yeniden bozuluş yaşanır. Yani ölüm ve doğum.

Yaratılış sürecinde her şey ölümle sürdürür varoluşunu. Galaksiler ölür yıldız tozları doğar, Yıldız tozları ölür, yeni yıldızlar ve galaksiler doğar. 

Dünya da öyle. Ateş topu dünya ölmeseydi daha doğrusu kül (toprak) olmasaydı, yerkürede diriliş (hayat) olmayacaktı. Biz bugün külün, yani ölümün ekmeğini yiyoruz. 

Güneşin her batışı ölüm, her doğuşu diriliştir. Tohum ölür, ağaç dirilir.

Gece ölür, gündüz dirilir. Kış ölür, ilkbahar dirilir. İlkbahar ölür, yaz dirilir. Yaz ölür, sonbahar dirilir. 

Suyun sıvı hali ölür, buhar hali dirilir. Buhar halı ölür katı hali dirilir. Tekamül yolculuğuna sıvı haliyle başlayan suya bir bakarsınız ki kar ve dolu şeklinde bağrınıza düşer. Halden hale geçmek, tekamül etmek için ölüm olmak zorundadır. 

Biz bedenimizde oluş ve yeniden oluş için bozuluşu her an yaşarız. Yaklaşık 100 trilyon hücremizde her saniye 50 milyon hücre ölür, 50 milyon hücre de dirilir. Nefesi her verişimiz bir ölüm, her alışımız bir doğumdur.

Toplam 100 milyar hücrenin oluşturduğu derimizin her 1 cm karesinde 6 milyon hücre ikamet eder. Ölüm ve dirilişi sürekli tadan derimizden günlük ortalama10 gr ölmüş hücre dökülür.

İnsanın ana rahimle başlayan yeryüzü yolculuğunun tamamı, “oluş ve yeniden oluş için bozuluş” tur. Sperm ve yumurta ölür, embriyo dirilir. Rahim hayatı ölür, dünya hayatı dirilir. Bebeklik ölür çocukluk dirilir. Çocukluk ölür, gençlik dirilir. Gençlik ölür, erişkinlik dirilir. Erişkinlik ölür, yaşlılık dirilir. Dünya hayatı ölür, ahiret hayatı dirilir.

Aslında şu ayet bize bu gerçeği anlatır:

“Sizi önce toprak türünden, sonra bir damlacık hayat suyundan, sonra da döllenmiş yumurta hücresinden yaratan O'dur; sonra bebek olarak meydana gelmenizi (dilemiştir); sonra olgunluk çağına erişmeniz ve ardından da yaşlanmanız için (yasa koymuştur): Ne ki kiminize ölüm daha erken tattırılır, (kiminize) de sonu yasayla belirlenmiş bir süreye ulaşmanız için (zaman tanınır) ki, belki aklınızı başınıza alırsınız.” (MÜ’MİN: 40/ 67)

Ana rahmindekinin ölüm sandığı dünyadakine göre doğumdur. İnsanın ölüm sandığı da ahirete göre doğumdur. İnsanın ana rahim hayatı ölür, dünya rahmine düşer, dünya hayatı ölür, ahiret rahmine düşer. Ölmek doğmak, dirilmektir aslında:

“Ey insanlık! 

Eğer (ölümden sonra) diriliş konusunda kuşku içindeyseniz, unutmayın ki 

Biz sizi (ilkin) bir tür topraktan, sonra bir damlacık döl suyundan, sonra rahim cidarına asılıp tutunan döllenmiş yumurtadan, sonra (asli unsurları) oluşmuş fakat (tali unsurları) henüz oluşmamış bir ceninden yarattık: 

bu size (menşeinizi) açıklamak için yaptığımız (bir uyarıdır). 

Derken, (doğmasını) dilediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar (annelerinin) rahimlerinde tutarız; sonra sizi bir bebek olarak dünyaya getiririz; nihayet sizler olgunluk çağına, (işte bütün bu süreçlerden geçerek) ulaşırsınız: ama içinizden kimilerine ölüm (erken yaşlarda) tattırılır, kimileri de ömrün en düşkün çağına kadar ertelenir; öyle ki, sonunda o, bilen biriyken hiçbir şey bilmez hale gelir. (Bu, şuna benzer) ki; önce yeryüzünü kupkuru bir halde görürsün; fakat ona indirdiğimiz suyun ardından canlanır, kabarır ve her türden gözalıcı bitkilerle yeşerir.” (Hac:22/5)

Hayatı ve ölümü Allah’ın koyduğu yere koyamayıp, ona Allah’ın “bak!” dediği yerden bakamayan, anlam ve amacını keşfedemeyen insanın varıp dayanacağı yer bellidir:

“Bir de kalkıp dediler ki: "Hayat sadece dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz, zira (bir kez) hayata gelmiş bulunuruz; ve bizi sadece zaman yok eder. Ama onlar bu hususta hiçbir bilgiye sahip değiller, onlar sadece (önyargıya dayalı bir) zanna sahiptirler.” (Casiye:45/24)

Onlar ölümün hakikatini anlayamayınca, hayatın da hakikatini anlayamamışlardır. Onun için de;

Zira, "Bu dünyadakinden başka hayatımız yoktur, öldükten sonra da dirilecek değiliz" demişlerdir.” (En’am:6/29)

İşte böyle bir aklın sahiplerine Allah’ın verdiği cevap manidardır: 

“Cansızken size hayat bahşeden, ardından sizi öldürecek ve ondan sonra da diriltecek olan, en sonunda sizi kendisine döndürecek olan Allah'a karşı nasıl olur da nankörlük yaparsınız?”(Bakara:2/28)

Allah Rasulü’nün (sav) “ölmeden evvel ölünüz!” sözü “ölmeden evvel ölümü anlayınız!” demeye de gelmez mi?...

YAZIMIZIN DEVAMI HAFTAYA İNŞAALAH…

ÖLÜMÜ ANLAMAK-BÖLÜM 1

Öleceğini bile bile yaşayan yeryüzünün tek canlısıyız. Hayvanlar öleceğini bilmezler. Biliriz ölümü, ama anlamış ve tanımış değiliz modern çağın insanı olarak. Anlamadığımız içindir ki, hiç gündemimize almayız. Adını dahi söyletmeyiz. Sözüne,  “ölüm” diye başlayan birini “aman şu konuyu açma! İçimi karartma!” diyerek hemen sustururuz. Gündelik hayatımızda en çok ve rahatlıkla konuşabileceğimiz bir gerçeği, sahi neden ağzımıza almaktan hep çekiniriz? Bunu sebebi açık: Anlamadığımız için. Ölümü hakkıyla anlamlandıramadığımız için. Tanıyamadığımız için.

Değerli dostlar!

 

Birkaç hafta sürmesini tahmin ettiğim yazılarımda ölümü beraberce anlama ve anlamlandırmayı arzu ediyorum.

 

Yeryüzünün tüm insanlarını bir araya toplasaydınız “aranızdan bu gün akşama kadar yaşayacağım diyenler ayağa kalksın! “ deseydiniz eğer, sizce bir kişi bile ayağa kalkabilir miydi? Yine aynı kalabalığa “ şuan ölüme hazır ve hazırlığı olan kimler?” diye seslenseydik kaç kişi yerinden kalkmaya cesaret ederdi?

 

Ölüm konuşunca herkes susar. Ölümün sesi, tüm seslerin üstündedir. Ölüm doğumdan daha gerçek, onun için sesi gür çıkar. Yaşlısı genci, yöneteni yönetileni, varsılı yoksulu, işçisi işvereni, bileni de susar. Susması gerekir çünkü ölüm kendi başına bir çok şey söyler insana. En gür ses ölümün sesidir. Onun sesi tüm sesleri bastırır. Ölümün sesini ancak vahiy susturur. İşte orada Allah konuşur ölüm susar. Ölüm geldi mi herkes eşitlenir. Makam, mevki, tüm ağırlıklarını atar insan. Kimin ne kadar malı var? Kim hangi makam ve mevkide? Bunların artık hiçbiri önemi yoktur.

 

İnsanı esir eden iki korku vardır. Biri açlık korkusu, diğeri ölüm korkusudur. Ölümü Allah’ın koyduğu yere koyan, Allah’ın anlamlandırdığı gibi anlamlandıran biri rahatlıkla şunu söyler ”Ölümden korkmuyorum, ben varken o yok, o yokken ben varım.” Ölümün üzemediği insanı kim üzebilir ki? Hayatla barışık olan ölümle de barışık olur; zira ölüm hayatın öteki yüzüdür.

 

Ölüm kötü değildir. Kötü demek için tecrübe etmek gerek. İnsanoğlunun hayatında hiç tecrübe edemediği belki de tek şeydir ölüm. İnsan kaç kere öldü ki, ölüme suizan eder. Varıp da dönen var mı? Koca bir hayır. Hayatı kötü olan insanlar ölüme kötü bakarlar. Böyle baktıkları içindir ki başlarlar ölüme suizan etmeye. “Erken kaybettik”, “çok erken oldu”,“daha vakti, göreceği şeyler vardı”, “bu dünyaya doyamadan gitti” , “ölüm hiç yakışmadı”,  “hiç beklemiyorduk”. Hatta daha da ileri gidip hadlerini aşarak, otobanda büyük bir kazayı hiç yara almadan atlatan bir motosiklet sürücüsü için “Azrail’e rüşvet verdi kurtuldu!” cümlesini de rahatlıkla kurar. Ölüsüne “rahat uyu!” der fakat onun hiç uyumamak üzere uyandığının farkında bile değildir. Efendimiz’in (sav) ifadesiyle "insanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar!" Aslında uyku bir ölüm provasıdır.

Ölüm, hayatın en önemli, en gerçekçi, en riyasız yanıdır. Evet ölüm riyasızdır, çünkü insan bir amel işler siz onun dışını görür “iyi” dersiniz. Fakat Rabbimiz onun içinin derinliklerini, kırkıncı odasını görür ve niyetini bilir. Yani bir insanın yaptığı bir şeye riya (gösteriş) için yapıp yapmadığı ancak ilahi mahkemede belli olacaktır. Fakat birinin riya yapmadığından yüzde yüz emin olduğunuz tek durum ölümdür.

 

Ölüm, paranın satın alamayacağı tek gerçektir. Ölüm, insanın “Ben herkes değilim ki. Kimse benim yerime ölmez mi? Parası neyse vereyim” sözünü ağzına dahi alamayacak kadar pahalıdır. Her şeyin fiyata indirgendiği bir çağda, fiyat teklif edilemeyecek tek gerçektir ölüm. Çünkü yasayı sahibi koymuştur ve artık kaçış yoktur: “Her can ölümü tadıcıdır” (Enbiya:21/35)

 

Dünya ahiretin habercisi, ahiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan adlı bu ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür sonsuz yolculuğunu. Çünkü ölüm bir başka hayatın besmelesidir

 

Ölüm, yeniden doğma (filizlenmek) için toprağa düşmektir. Ana rahmindekinin ölüm sandığı dünyadakine göre doğumdur. İnsanın ölüm sandığı da ahirete göre doğumdur. İnsanın ana rahim hayatı ölür, dünya rahmine düşer, dünya haytı ölür, ahiret rahmine düşer. Ölmek doğmak, dirilmektir aslında.

 

Ölüm, kalkmak için yatmak, uyanmak için uyumak, kavuşmak için ayrılmak, tutmak için sıçramaktır.

Ölüm, tebdil-i mekandır. Ölüm hicrettir. Ruhun eskimiş yuvasından çıkıp, ait olduğu aleme hicretidir.

Ölüm, yalandan gerçeğe, sahteden asla, geçiciden kalıcıya, suni hazlardan tabii hazlara, yalan bir hayattan gerçek bir hayata geçiştir. Bunun neresi kötü?

Ölüm, ölümsüzlüğe açılan tek kapıdır.

Ölüm hasret yurdundan vuslat yurduna intikaldir.

 

Ölüm, bir halin bitip yeni bir halin başlamasıdır.

Ölüm, bu dünya hayatını öbür ikizine bağlayan göbek bağıdır.

Ölüm, Rabbimizin ezelde kurduğu can saatinin durmasıdır.

Ölüm, temmuz güneşinde kar gibi eriyen ömrün son damlasıdır.

Ölüm, dünya ile ahiret arasındaki sırlı kapıdır.

Ölüm, hayatın öbür yüzüdür.

Ölüm, yaşlanmaya karşı geliştirilmiş en iyi ilaçtır.

Ölüm yok oluş değil, kaldığımız yerden devam etmektir.

 

Ölüm, kulun doğmadan önce bildiği, doğduktan sonra unuttuğu bir hakikate giden yoldur.

 

Ölüm, verilen son nefesin dile dökülen anlamıdır.

Ölüm, yakalanmaktır. Ölüm, insanın ya Allah’a koşarken, ya da Allah’tan kaçarken yakalanmasının adıdır.

Ölüm, kürkçü dükkanına geri dönüşün adıdır.

Ölüm bu dünyada tecrübe edilip de anlatılamayan tek gerçektir.

Ölüm, insanın tecrübe edip de paylaşamadığı tek gerçektir.

Ölüm hakikati doğumdan daha gerçektir. Nedense bu kadar büyük bir hakikati insan kendine yakıştırmaz.

 

Ölüm ölünce insan ölümsüzleşir.

Ölümü yönetmenin adı ahirete imandır.

Ölümün sizden ayırdıkları sizin değildir. Ölümün sizden ayıramadıkları sizindir.

Ölümün son iyiliği bir daha ölmeyecek olmasıdır.

Nefes kadar yakın olan ölüme insan, yıldızlar kadar uzak gibi bakmıştır hep. Yaklaşan ölümün ayak sesini duymak istiyorsa insan, atan kalbini dinlemeli...

 

Ölüm, Nemrutla bunalan, Firavun’un zulmüyle ezilen, hak hırsızından hakkını koparamayan insanın “iyi ki sen varsın” deyip teselli olduğu can simididir.

 

Ölüm, yani ferdin kıyametiyle insan bilinmeyen bir alemin eşiğine ilk adımını atar. Ondan ötesi meçhulümüz. laboratuvarların işlemediği, teknolojinin erişemediği insan aklının ulaşamadığı bir dünyadır o:

 

 “Derken ölüm kabusu tüm gerçekliğiyle çıka gelir; (ki) işte bu (ey insan), senin köşe bucak kaçtığın şeydir!” (Kaf:50/19)

 

 Gündüzü Dünya hayatı, geceyi ölüm, yatağı kabir bilmeli insan. Ölümü koynunda gezdirmeli, ölümden sonrasını gözbebeği gibi bakmalı süslemeli…

 

 

Bu haftaki yazımızı Necip Fazıl’ın şu muhteşem tespitiyle bitirelim:

"Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber

YAZIMIZIN DEVAMI HAFTAYA İNŞALLAH…

 

 

Bu RSS beslemesine abone ol

10°C

Karamanlı

Partly Cloudy

Humidity: 64%

Wind: 11.27 km/h

  • 10 Dec 2017 11°C 0°C
  • 11 Dec 2017 10°C 1°C
Saniye sonra Kapanacaktır